Aitlik adı altında konuşulduğunda veya düşünüldüğünde; kime, neye, nereye aitiz diye kafa yorduğumuzda nedir ederimiz? Buna yorulan oldu mu hiç? Hayır, inanmaktan bahsetmiyorum kimisi yaratıcısına ait olduğu bilinciyle bunu yok sayar. Esaretlikse hiç bahsim değil. Siz, biz; insanlar.. Çocuklarınıza, karınıza, kocanıza, devletinize, bayrağınıza, örfünüze, dininize, işinize, evinize arabanıza dahi ait olduğunuzu sanıp esaretinizi sürdürmüyor musunuz sahi? Tek başına var olamayan esaret altında insanlarız işte. Çok basit; istersen Himalayalar a çık orada da bi kuşa, bi avcıya, bi kurdun sesine esaretini yaşayıp uykuna dalmadan önce kurdun sesini, avcının ateşini, kuşun ötüşünü duymadığında huzursuz olursun. Peki ya insan kime aittir? Sadece ve sadece kendine.. Kaç kez yokladınız gözüm, dilim, ayak parmaklarım yerinde mi diye? Bunlara sahip olmayan bi insan bile kestirebilir gördüğünü, görmediğini, duyduğunu, duymadığını, tattığını ve tatmadığını.. İnsan esaret duygusuyla yaşarken tek başına kalsa da yalnız kalamaz. Hisleriniz, dürtüleriniz, duygularınız, meraklarınız, ilginiz eşliğinde yaşanır. Ve çokça terkedemeyiz vazgeçtiklerimizi. Rahibelerin rüyalarında seviştiklerini görmeleri ve eski sevgilinin kokusunun, sözlerinin, suretinin amansız belirmesi gibi.. Kavgalarmız, savaşlarımız, uykusuzluklarımız, umutsuzluklarımız, yenilgiyi kabullenemeyişimiz... Hep bu sebeple; esaretimize müdaahale edildiğinde ortaya sevimsiz şeyler çıkar. İster istemez sahiplendiğimiz özgürlüğümüz gibi. Özgürlüğün esaretle eşleşebilecek son şey olduğunu sanılması sebeptir hatta. Oysa ilk sırayı o çeker. Giz, ayıp esaretimizi örter. Sadece ve sadece, buna tepki gösterilmez toplumda. Toplumlar çoktan bireyselleştirilmişken de tepkisi olanların etkisi toza dumana karışır gider ancak... |